Ümit Lütfü Boztepe - Misafir
21 Eylül 2011
- yalıda sandalcımız Dimitri idi, ayvazın adı İstepan idi; eve gelen bohçacı kadın Mannik Dudu idi.
Biz, bu bir sürü yabancıların alışverişini çok tabii buluyorduk. Paralarımızı onlara düşünmeden verdik. Çünkü İstanbul?un Türkleri ya Mevlevi yet tahsisatı veya arpalık parası olan başı sarıklılardan yahut maaşlı olarak kalemlerdeki memurlardan ve zabitlerden ibaret idi ve ticarete, sanayie esnaflığa hakaretle bakardık. Bu işleri İstanbul?un Beyler kendilerine layık görmezdi. İstanbul Türkleri hemen hep hazır yiyici idi. Anadolu?dan ve Rumeli?den şehre gelen Türkler ise hamal, küfeci ve rençperlikten ileri geçmezlerdi ve bu zavallılara ? Kaba Türk?, ?Leblebici Türk? derlerdi.
Boğaziçi?nden İstanbul?a bizi indiren vapurların kaptanlarının hiç birisi Türk değildi. Şimendifer idarelerinde, bankalarda, Karantina ve fener idarelerinde tek bir Türk görülmüş değildi.
Kitapçılık, gazetecilik ve matbaacılık dahi, her şey gibi Türk olmayanların elinde idi günlük gazetelerin sahipleri Çircil, Pilip Mihran, Nikolaidi adlı idi. Mecmuaları Karabetler ve Gasparlar, Ohannesler çıkarırdı.
Türk tebaası olduğu halde Türklük ile alakası hiç mesabesinde olan bu güruhun yanında daha açıklı bir güruh daha vardı. Bu da İstanbul veya İzmir?de belki yüz seneden beri yerleştikleri ve işler tuttukları halde ceplerinde, belki hiç tanımadıkları bir memleketin, ecnebi pasaportunu taşıyan Levanten?ler idi. Kapitülasyon rejiminden istifade eden Levantenler cennette imiş gibi vergisiz, kontrolsüz Türkiye?de yaşarlardı. Ve bunların her birinin o zamanki hayatı ve imtiyazı bugünkü ecnebi elçileri mertebesinde idi. Onlara ?Frenk? derlerdi. İzmir?de Frenk Mahallesi bile vardır. Beyoğlu onların saltanat sürdükleri muhitti. Haraç veren sade Türklerdi ve biz bu hali tabii bulurduk. Bizi sömürüp yiyen hastalığın hiç farkında değildik. Hazır yiyicilikte devam eder giderdik!
Ahmet ihsan?ın haklı olarak yakındığı Levantenler, devlet içinde devlet gibiydiler. İmtiyazlıydılar, kendi postaları, kendi gazeteleri, kendi hapishaneleri, kendi yargı organları vardı. Vergi vermezlerdi. Askere gitmezlerdi. Bütün bu ayrıcalıklara rağmen, hayatlarında bir tek kez dahi görmedikleri, havasını teneffüs etmedikleri İngiliz ve Fansız ordularında Türkiye?ye karşı savaştılar. İzmir?in ünlü Levanten ailelerinden Edmund Whittall de Birinci Dünya Savaşı patlak verince Bornova?daki konağına İngiliz Bayrağı çekti
Türklük çökünce, devlet çöktü demiştik, çöküş öylesine şiddetli olmuştur ki, Türk ipekçiliğinin dünya çapındaki merkezi olan Bursa?da bile ham ipek imal eden 41 fabrikanın sadece 4?ü Türklerin elinde kaldı, diğer dokuma imalatı da Abalıyan Agop, İspenciyan Artın, Oitdar, Antibi Moiz ve Avram, Cihan Spon, Corci Andon, Kresbi Rabeno Noiz ve diğer gayrimüslimlerin elindedir.
Hiçbir imparatorlukta görülmeyen bu kepazeliğin sebebi Türk?ün kendisi değildir. Bu rezaletin sorumluluğu, dönme-devşirme iktidarında pekişen soysuz Osmanlı egemen sınıfıdır.
1453?den itibaren kutsal Türk Devleti?nin ve büyük Türk Milleti?nin başına tebelleş olan, fakat Türk devleti ile, Türk Milleti ile uzaktan yakınan herhangi bir ilgileri bulunmadığı gibi Türk?ün yüce ideallerini, asil duygularını, heyecan ve hassasiyetlerini, aşkını, kinini, nefretini ve öfkesini anlamak yeteneğinden de esasen yoksun olu bu köle-gulam süsü, devletin bütün makam ve imkanlarını kendi soydaşlarına peşkeş çekmişledir. Türk İmparatorluğunu, Hindistan, Endonezya, Malezya, Cava açıklarından Portekiz sahillerine kadar denizde, Yemen?den Tunus?a, Mısır?dan Macaristan ovalarına, Fas?tan Kaf Dağı?nın ardına ve Kırım?ın ötesine, Ukrayna içlerine kadar koruyan Türk soyunun evlatları, çeşitli mağlup milletlerin döküntüleriyle, esirlerle, kölelerle eşit kabul edilmiştir. DEVAM EDECEĞİZ